Kayıtlar

DELİ GİBİ🫣

 O değil de Geçen gün yolda yaptıklarını kendi kendini hararetli hararetli konuşan birini gördüm.  El kol hareketleri kızla, gülücükler saçıyor, birilerine laf yetiştiriyor...  Eskiden olsa ne yapıyorduk?  "Garibim aklını kaçırmış herhalde" der, adımlarımızı hızlandırıp yanından geçerdik, değil mi? Bir kez baktıktan sonra, adamın elindeki küçük bir çubuk, ucundaki telefon.  Meğer deli değilmiş, "içerik üretiyormuş". Meğer ya "fenomenmiş"! Durup şöyle bir düşündüm; gerçekten ne değişti? Hiçbir şey!  Eylem aynı:  Adam veya kadın caddenin ortasında tek başına duruyor ve karşısında hiç kimse yokken konuşuyor . Aradaki tek fark, elindeki o plastik çubukla kulağındaki minik kulaklık. Eskiden deli diye acıdığımız şeyi, araya iki tane teknolojik alet girince bir anda "dijital başarı" oluştu. İşinin komik olduğunu bilmiyor musun?  Eskiden kendi kendine konuşanların başına gelen bazı şeyleri bilmez, kestiremezdik. Mevcutların karşısında kim var?  O da ...

BEN 50 YAŞIMDA KENDİMİ TANIDIM

 Hayat, çoğumuz için başkalarının senaryolarında rol üstlenerek geçip giden uzun bir maraton.  Yıllarca çağrıldığımız her yere koştuk, her derdi kucakladık, her yaranın merhemi olmaya çalıştık.  Kendi ruhumuzun yangınlarını söndürmeyi unutup, başkalarının rüzgarına siper olduk. Ben de öyle yaptım.  Yıllarca herkesin hayatında güvenli bir liman, sığınılacak bir omuz, bitmek bilmeyen bir dayanak oldum.  Sormadı kimse "Sen nasılsın?" diye; çünkü ben hep "halleden", hep "yetişen", hep "var olan" kişiydim. Derken bir gün zaman durdu.  Takvimler 50’yi gösterdiğinde, aynadaki yüzle ilk kez gerçekten göz göze geldim.  O gün gerçekten çok kırılmış çok yıpranmış ve çok acı çektiğim bir gündü. Ve o gün, hayatımın en sarsıcı gerçeğiyle yüzleştim:  Ben kendimle ancak 50 yaşımda tanışabildim. Bunca yıl herkesin hayatına koşarken, en çok kendime geç kaldığımı anladım. Şimdi çevremdekiler bakıyor ve "Sen çok değiştin" diyorlar.  Kimisi sitem ediyor, ki...

ÇOCUĞUNUZU BAKICIYA VERİN

  Son zamanlarda birşey fark ettim, etrafımda ne kadar “okumuş”, ne kadar “bilinçli” ve “disiplinli” ebeveyn varsa hepsinde aynı üst perdeden havalar:  “Aman ben çocuğumu anneme veremem, onlar kural bilmiyor!  Uyku düzenini bozarlar, şekere alıştırırlar.  Ben çok disiplinli yetiştirmek istiyorum, onlara söz geçiremem...” ​Bakar mısınız şu kibire?  Kendi anne babasını beğenmeyen, onları yetersiz gören o “mükemmel” evlatlar türedi şimdi!  Hem de hepsi bebeğini özenti sosyal medya hesaplarıyla, Instagram masallarıyla büyütmeye çalışan anne babalar... ​Harika bir fikir gerçekten, tebrik ederim!  Sakın ola çocuklarınızı o “kural bilmez” anne babalarınıza emanet etmeyin.  "Ne de olsa onlar sizi yetiştirdi". Yoksa böyle nasıl disiplinli düşünceli olabilirdiniz ki. Evet evet, koskoca sizi onlar büyüttü ama siz kadar “bilinçli” olamadılar, değil mi?  Onlara söz geçiremezsiniz, kural öğretemezsiniz...  Siz ki pedagog kitaplarıyla kafayı bozmuş, he...

Sevgi; sürekli kazanılması gereken, bir hizmet karşılığında lütfedilen bir değer olmamalıdır

Bazen insanın en çok nerede emniyette olması gerekir, en çok orada hırpalanır.  Dünyanın tüm karmaşıklığından, sonsuz insanların acımasız denemelerinden kaçıp sığınacağımız yer evimiz olmalı, değil mi?  Peki ya o yargıların kaynağı, tam da o evde oturuyorsa? Uzun süre kendi anılarımın içinde bir hayalet gibi yaşıyorum. Anne ve arkadaşlarının koşullarında hiçbir zaman “olması gereken gibi” olmaması, sevgiyi ve kabulü ancak bir şartla elde edilebilirne inandırılmış biriyim:  Kesintisiz bir koşuşturma. Sürekli durma durmam gerekiyor.  İstenecek bir sonraki hizmeti sürdürmek, dip köşe temizlik yapmak, bir dediklerini iki etmemek ve adeta evde bir “görevli” pozisyonlarda durmak zorundayım.  Çünkü biliyorum ki, ritmi bir an bile bozarsam o tanıtıcı kabus başlayacak. Sözlü sözler, dolu cümleler, ardından gelen o ağır, buz gibi sessizlik… seçenekleriniz buna göre değişiklik gösterebilir “ev hali” ya da “ana baba tripleri” deyip yapılabilir.  Ama o surat asmaların, ...

GÖZÜN ACİK OLDUĞU UYANİKSİN ANLAMİNA GELMEZ

Bakarsın ama göremezsin, görürsün ama kavrayamazsın...  Çünkü senin kafasının devam etmesi başkasının yazdığı senaryoya odaklanmıştır.  Yanlış yönlendirilen bir akıl, hakikatin tam ortasında bile kör gezer." Şunu bir kabul ediyoruz: Gün boyu kafayı ekrandan kaldırmıyoruz, kişisel amaçla bakıyoruz ama günün sonunda söylentiler ne var? Koca bir hiç. Çünkü meseleyi görmekta değil ki...  Bakarsın ama göremezsin.  Mesela dalgınken bir değişimlerin kilitlenmesi ya, gözün şahsına münhasır ama zihnin yoktur. İşte tam olarak bundan bahsediyorum. Peki gördün diyelim, yetti mi?  Yine de yok.  Görürsün ama idrak edemezsin.  Önüne bir resim dolaplar,  "Bak gerçek bu" derler, sen de o resme bakıp durursun.  Ama resmin arkasında ne dönüyor, o sahnenin neden kondu?  İşte orasını hiç sorgulamıyoruz. Neden?  Çünkü zihnimizi birileri zaten yanlış yöne yönlendirilmişti.  Bize bir komut veriyorlar, dikkatimizi tam da çekme amaçlarını yere çekiyorla...

SİZ OLSANIZ NE YAPARDINIZ

  Derler ki bir kadının sırtına binebilecek en ağır yük, üç çocuğu tek başına, hem anne hem baba olarak büyütmek.  Ben o yükü bir gün olsun yüksünmeden, şikayet etmeden omuzladım.  Geceyi gündüze kattım, kendi gençliğimi, hayallerimi, uykularımı unuttum;  Yeter ki onların eksikliğini hissetmeyin, yetimliklerini anlamasınlar diye çırpındım. Onlar büyüdü, ben eksildim.  Ama belki de en büyük eksilmeyi, tam "başardım" dediğimde herşey yolunda gördüğümde yaşadığım... ​Birkaç gün önce bir torunum oldu. Bir anne, bir babaanne daha ne ister ki şu fani dünyada?  İçim içime sığmadı.  Günlerce heyecandan uyumadım. İğneden ipliğe her şeyi hazirlamaya gayret ettim Örgü ördüm aldım.  Bebek kıyafetleri, çeşitli oyuncaklar, o küçücük bileklere alınacak adı yazılı altın künye...  Yetmedi, oğlum ve gelinim mutlu olsun diye onlara da hediyeler sundum.  Bütün varımı yoğumu, sevgimi üç koca valiz doldurdum  yollarına düştüm. ​O kapıdan içeri adım att...