Kayıtlar

Temmuz, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

GÖZÜN ACİK OLDUĞU UYANİKSİN ANLAMİNA GELMEZ

Bakarsın ama göremezsin, görürsün ama kavrayamazsın...  Çünkü senin kafasının devam etmesi başkasının yazdığı senaryoya odaklanmıştır.  Yanlış yönlendirilen bir akıl, hakikatin tam ortasında bile kör gezer." Şunu bir kabul ediyoruz: Gün boyu kafayı ekrandan kaldırmıyoruz, kişisel amaçla bakıyoruz ama günün sonunda söylentiler ne var? Koca bir hiç. Çünkü meseleyi görmekta değil ki...  Bakarsın ama göremezsin.  Mesela dalgınken bir değişimlerin kilitlenmesi ya, gözün şahsına münhasır ama zihnin yoktur. İşte tam olarak bundan bahsediyorum. Peki gördün diyelim, yetti mi?  Yine de yok.  Görürsün ama idrak edemezsin.  Önüne bir resim dolaplar,  "Bak gerçek bu" derler, sen de o resme bakıp durursun.  Ama resmin arkasında ne dönüyor, o sahnenin neden kondu?  İşte orasını hiç sorgulamıyoruz. Neden?  Çünkü zihnimizi birileri zaten yanlış yöne yönlendirilmişti.  Bize bir komut veriyorlar, dikkatimizi tam da çekme amaçlarını yere çekiyorla...

SİZ OLSANIZ NE YAPARDINIZ

  Derler ki bir kadının sırtına binebilecek en ağır yük, üç çocuğu tek başına, hem anne hem baba olarak büyütmek.  Ben o yükü bir gün olsun yüksünmeden, şikayet etmeden omuzladım.  Geceyi gündüze kattım, kendi gençliğimi, hayallerimi, uykularımı unuttum;  Yeter ki onların eksikliğini hissetmeyin, yetimliklerini anlamasınlar diye çırpındım. Onlar büyüdü, ben eksildim.  Ama belki de en büyük eksilmeyi, tam "başardım" dediğimde herşey yolunda gördüğümde yaşadığım... ​Birkaç gün önce bir torunum oldu. Bir anne, bir babaanne daha ne ister ki şu fani dünyada?  İçim içime sığmadı.  Günlerce heyecandan uyumadım. İğneden ipliğe her şeyi hazirlamaya gayret ettim Örgü ördüm aldım.  Bebek kıyafetleri, çeşitli oyuncaklar, o küçücük bileklere alınacak adı yazılı altın künye...  Yetmedi, oğlum ve gelinim mutlu olsun diye onlara da hediyeler sundum.  Bütün varımı yoğumu, sevgimi üç koca valiz doldurdum  yollarına düştüm. ​O kapıdan içeri adım att...

BİR KAC FOTOĞRAF

  Bugünlerde hepimizin bireysel hayatlarını izleyen birer seyirci gibiyiz.  Ekranlarda yüzülen renkli kareler, kusursuz görünen anlar, yaşamaya ait mutluluklar... Saatlerce bir camın arkasında ki fotoğraflara bakabiliyoruz.  Fakat bir an gelen ki, insan o yapay ışıklardan göz alıp kendi gerçekliğine dönmek istiyor. İşte orada, vitrinin dışında kalan ama tam da kalbimizin ortasında duran bir şey var: Kendi hayatımız.   Fotoğrafa sadece bakarsın; o soğuktur, mesafelidir, sana dokunmaz.  Ama senin olana sarılırsın.  Sıcaklığı avuçlarında bulunur, varlığıyla nefes alırsın.  Hayatı güzelleştiren, imrenerek izlediğimiz uzak hayaller değil, göğsümüze bastırıp "bu benim" diyebildiğimiz somut değerlerimizdir. ​Bazen sahip olamadıklarımızın özlemi, onların sesini bastırır.  Oysa bir bütünüyle görmek onu kucaklamak arasında fark, hayal ile hakikat arasında fark vardır.  Başkasına ait olan bir güzelliğe ne kadar bakarsan bak, o güzelliğin seni ısıtmaz....

NE GARİPSİN DİMİ HAYAT

Bazen insanın canı öyle bir yerden yanar ki, nereye sığınacağını, derdini kimi anlatacağını bilemez.  İçimde öyle bir öfke, öyle bir kırgınlık var ki günlerdir ne uyku uyuyor ne de nefes alıyorum. Kendi kendime sorup duruyorum: "Ben nerede hata yaptım?" Her şey bir çağrıyla başladı.  Sorunun devamı geldiğinde, ailenin ya da ayrıntılarına bakmadan devam etti.  "Yanlarında durmam gerek, küçük oğlumun okulu var" dedim.  Okul kapanınca yanlarına gittim. Ama adımı attırdığım an, o soğukluğu hissettim. Beni sanki bu evin bir ferdi, bir misafiri değil de vebalı biriymişim gibi gördüler.  Aynı odada bile oturmak istemediler, varlığımdan rahatsız oldular. Yine de "Sabır" dedim.  "Gelinim hamile, bebekleri olacak, alttan alayım" dedim.  Evin içinde arkalarında dolandım, bir isteklerinizi var mı diye çırpındım.  Kendimden vazgeçtim, ezildim, büzüldüm... Sırf huzursuzluk çıkmasın, sırf bir faydam dokunsun diye onların önünde adeta köle oldum. Ama ne olduğunu...