SİZ OLSANIZ NE YAPARDINIZ
Derler ki bir kadının sırtına binebilecek en ağır yük, üç çocuğu tek başına, hem anne hem baba olarak büyütmek.
Ben o yükü bir gün olsun yüksünmeden, şikayet etmeden omuzladım.
Geceyi gündüze kattım, kendi gençliğimi, hayallerimi, uykularımı unuttum;
Yeter ki onların eksikliğini hissetmeyin, yetimliklerini anlamasınlar diye çırpındım. Onlar büyüdü, ben eksildim.
Ama belki de en büyük eksilmeyi, tam "başardım" dediğimde herşey yolunda gördüğümde yaşadığım...
Birkaç gün önce bir torunum oldu.
Bir anne, bir babaanne daha ne ister ki şu fani dünyada?
İçim içime sığmadı.
Günlerce heyecandan uyumadım. İğneden ipliğe her şeyi hazirlamaya gayret ettim
Örgü ördüm aldım.
Bebek kıyafetleri, çeşitli oyuncaklar, o küçücük bileklere alınacak adı yazılı altın künye...
Yetmedi, oğlum ve gelinim mutlu olsun diye onlara da hediyeler sundum.
Bütün varımı yoğumu, sevgimi üç koca valiz doldurdum yollarına düştüm.
O kapıdan içeri adım attığım an, yüzüme çarpanları o beş karış surat, soğukluğu ve yabancılığı hiçbir kelime anlatamaz.
Ben o eve bir müjdeyle, bir bayram sevinciyle gittim; ama bir vebalı gibi karşılandım.
Ben onun yanında oturmak isterken onlar sürekli orada bulunan diğer odalara çekildiler.
Canım sıkıldı konuşmak istedim hep bahane ile yanımdan uzaklaştılar.
Onların evinde misafirdim ama ben o evde bir sığıntı, fazlalık gibi hissettirildim.
Yine de sustum. "Lohusadır" dedim, "Yorgundur" dedim,
İlk annelik dedim heyecan dedim birbirlerini sevsinler ben dışarıdan geldim dedim zaten bir kaç gün sonra gideceğim yokum iyi olsunlar dedim.
"Oğlumdur" dedim, alttan aldım. Evin haline acıdım; Temizliği oğlum yaptığı için tam olmamış diye giriştim, yorgun ayaklara bakmadan kollarımı sıvadım.
Çamları, kapıları, halıları, yerleri, dolapları... Her yeri tek tek sildim, ovaladım. Pırıl pırıl yaptım.
Bir anne başka ne yapar ki?
Evladı mikrop kapmasın, torunu temiz bir eve gözünü açsın diye uğraştım.
Sonra ailesi geldi...
Ben yine o büyük, ezik ama sevgi dolu yüreğimle yürüdüm onlara.
Alçakgönüllü oldum, saygıda kusur etmedim. Pişirdiğim burnunu kıvırdılar, lafımı kestiler, odalara kapanıp beni yok dediler.
Olsun dedim onların tarzı baskadir dedim
Benim özene bezene hazırladığım yemeğimi beğenmediler.
Kendileri bol salça bol acı bol ekşili seviyorlar mış peki dedim.
Çöpe döktüler. Gücenmedim.
Ama kendileri sade ayran pilavı atıp yediler.
Biş demedim
Hazmedilir gibi değildi.
Kalbim ilk orada bir çatlak verdi.
Ama asıl kıyamet, en acı kabus o gece koptu.
Büyük oğlum...
Kendi canım, büyüttüğüm evladım...
Meğer içi nasıl bir kinle, nasıl bir nefretle doluydu!
Alttan alta doluşlarıyla, biriktirdiği o zehri en küçük kardeşine kustu.
Tek bir sorunda, gözümün önünde öz kardeş bir hayvan gibi dövüldü.
Arada kalmak, çırpındım, bağırıp çağırdım, ama çaresizdim.
Orada bir anne diri su altındaydı.
Küçük çocuğumu kanlar içinde, o haldeyken aklımı kaybedecektim.
Sabaha kadar hastanelere koştur dum.
Acillerin o buz gibi koridorlarında, feryadım içime ağladım.
Allah'ım bu ne diye ağladım ne yaşıyordum.
Küçük oğlumun canı pamuk ipliğine bağlıydı; sabaha kadar dualarla, gözyaşlarıyla bekledim. Belki de şu an yaşamıyor... Olacak tı
Beyni parçalanacak ti.
Allah ona güç verdi, hayatta kaldı.
Ama ben kalbimi o acil servis koridorunda taşa bağlandım.
Bir Annenin kalbi ne zaman taş bağlarını biliyor musun?
Evlendikten sonra , kardeşini öldürecek kadar gözünün döndüğünü gördüğü an...
Eve döndüğümüzde sabah olmuştu.
Ben holde, soğukta tek bakım, dizlerimi göğsüme çekmiş öylece oturdum. Ailesi ise salona çekilip kapıyı üzerime kapattı. Rahatlıklarına baktılar.
Kanepede oturan ben değildim sanki; bir yabancıydı, bir suçluydu.
Şikayet etmedim. "Oğlumdur" dedim, sabrettim.
Bebek doğdu...
O çok heveslendiğim, torunum olacak diye yedi köye duyurdugum bebeğin yanına yaklaşamadım bile. Yanlarına gidemedim.
Bir defa olsun içime konusunu çekemedim torunumun. Kendi torunuma, el gibi baka kaldım.
Bana bir vebalıymışım gibi, eksik, ezik, bir hiç yokmuş gibi davrandılar.
Bir ömrünün arkalarında koştuğum, düştüğü ellerden gelenlerin takip ettiklerimin yanında izlendikleri gibi görüldü.
Ben bunları hak edecek ne yaptım?
Babasız üç çocuğu büyürken gösterdiğim o helal çaba bu muameleye mi layıktı?
Evet, ben belki mükemmel bir insan değildim, hatalarm oldu, beceremediklerim oldu.
Bende ilk defa anne oldum annelik okulu yoktu okuyamadım elimden ne geliyorsa hep iyisini yapmaya çalıştım kendime değil onları düşündüm
Ama ben onlara sadece yüreğimi verdim. Meğer yürek vermek henüz yokmuş.
Muş.
Şimdi sorum sizlere:
Bir anne, evladının evde misafir bile olamıyorsa, kendi torununa yabancılaştırılıyorsa, gözünün önünde bir evladı diğerini katledecek kadar gözü dönecek kadar dövebiliyorsa...
O anne daha ne kadar dayanabilir?
Kalbim taş diye üyesi ya, aslında taş bağlamaydı.
Kalbim orada, o holde, o soğuk kanepelerin üzerinde öldü..
Koşullar içinde, sessizliğin ortasında otururken yurdum.
Kalbimden geçen o ağır, dilimin ucuna kadar gelen o bedduaları bir yuttum.
Bir anne ne kadar can yanarsa yansın evladına ah gerçekten mi olabilir?
Dili varıp söylese, gece uykularında yüreği sızlar, yine kendi ahını kendi duasıyla silmeye çalışır.
Ben onların ah etmeyeceğim. Ama artık eski bende olmayacağım.
Yıllarca "Aman evlatlarımın odasından, aman aralarına soğuklukla giren" diye kendi gururumdan eksilte eksilte bir hal oldum.
Ben küçüldükçe büyüdüklerini sandılar. Ben susup sineye çektikçe, beni ezmeyi değiştirmediklerini söylediler.
Oysa bir kadının alçakgönüllüğü, sonsuz sevgidendir; çaresizlikten ya da eksiklikten değil.
Şimdi o büyük birim, İçindeki o bölünmüş kalabalıklarla, kendi kurduğu o kapalı kapılar ardındaki dünyalarda mutlu olsun.
Kendi öz kardeşinin canını acıtacak kadar gözünü bürüren o öfkeyle, o kibirle baş başa kalsın.
Bir gün o minik bebek büyüdüğünde, sahiplerinin gözlerinin içine bakmak
"Sen amcama ne yaptın, babaanneni nasıl bir kenara attın?" diye sormayacak mısın sanıyorsun? Hayat hiç kimseyi kimsede bırakmaz.
Zaman, en büyük adalet terazisidir.
Bense artık gücüm, dualarımı ve kalan ömrüm o koridorda gözümün eriyen, o yaşayan küçük oğluma harcayacağım.
Kim benim sevgime, şefkatime gerçekten dayanıklısa, kim ortadan kaldırırken devam etmiyorsa oraya akacak bundan sonra yüreğim.
Torunuma var gecikti kadar...
O gün koklayamadığım, dünyaya uzaktan görünen o masum bebeğe tek dileğimdir: Dilerim ömrü vicdanlı insanların yanında geçsin.
Dilerimin büyüdüğünde, kardeşleri ve annesinin yaptığı gibi insanları ayırmayı, emek verenleri ezmeyi değil; sevmeyi ve vefayı öğrensin.
Beni bir hastalıklı, bir vebalı gibi o holde bırakanlara son sözüm şudur:
Siz benim aktarım işlemini izlemezseniz bakmadığınız hediyeler, temizlenen evi, pişirdiğiniz yemeği beğenmemiş olabilirsiniz.
Ama şunu unutmayın ki; bu dünyada her şeyin yedeği vardır da bir annenin duasıyla açılan kapıların yedeği yoktur.
Ben aradan çekiyorum.
Gölgem de yok artık üzerinizde, yüküm de. Kapınızı çalmam, huzurunuzu bozmam.
Ama bir gün o çok güveninizin kalabalıklar dağıldığında, o kibrinizin yalnızlığının buz gibi duvarlarına çarptığında...
İşte o gün o soğuk odalarda tek başına oturan annenin hayali gözünüzün önünden hiç gitmeyecek.
Ben görevimi yaptım. Eksik ya da fazla, hayatımla kanımla yaptım.
Şimdi helalliği de, hesabı da sonsuz adaletin sahibine bırakıyorum.
Yüreğim kırık, belim bükük...
Ama başım, o evden çıktığım ilk günkü kadar dik.
İnsan kendi evinde sanıyor, kendi sığınağına gidiyor ve kâbus kapısının dışında kalıyor.
Dört duvarın dışından girince gidecek, nefes alacak, derin bir "oh" olacak...
Olmadı. Evime döndüm ama ruhum hayatta o hastanenin buz gibi acil servis koridorunda, o holdsiz evin soğuk odalarında çırpınıyor.
Gözümü kapatıyorum, olmuyor.
Gözümü açıyorum, duvarların üstüne geliyorum.
Hazmedemiyorum.
Yüreğime oturan o taş ne yutuluyor ne donatılabiliyor.
Bedenim zangır zangır titriyor, krizler ardı ardına geliyor.
Kendime gelemiyorum...
Yıllar önce kocamı kaybettiğimde de böyle bir karanlığa gömülmüştüm.
Günlerce uykulardan uyanamamış, dünya manzaralarını kapatarak hayatta kalmaya devam ediyorum.
O zaman "En büyük acıyı, bundan daha ağır olmaz" demiştim.
Yanılmışım.
Büyük sınırlar içinde, dünyanın zamanlarında eşanlısı bir kor gibi yaksa da, yaşayan evladından devam eden darbe insanı diri diri devam ediyormuş.
O gün bir kaybı ağlamıştım, bugünse onların çocuklarının yarılmasının, canımdan insanların insanların merhametsizliğine ağlıyorum.
Benden şimdi "Büyüklük gönder kalsın" demeyi bekliyorlar belki.
"Affet, unut, hiç bir şey yapılmadığı gibi yap" diyorlar içten içe...
Yapamıyorum. Affetmiyorum!
Bir anne, gözünün önünde bir evladının diğerini ölesiye dövmesini nasıl affeder?
O ağzının burnunun dağılması, o acilde beklenmeyen bekleyişleri nasıl hafızasından siler?
Kendi içinde bir kırık iğne kadar değer görmediğini,
kendi torununa el gibi sadece tek bir fotoğrafa baktırılışına nasıl "halolur" diye geçiştirir?
Hiçbir şey yapılmayacak şekilde davranmak, haksızlığa ortak olmaktır.
Ben bu sürenin ardından ne o yalancı huzur oyununu oynayabilirim ne de yaşadığımı yok sayabilirim.
Şimdi kendi evimde, iki çocuğumla basbaşayız. İçimiz yaralı,
ikimizin de içi darmadağın. O fiziksel darbelerin, bense ruhuna indirilen o ağır balyozun altında eziliyoruz. İki tanesi gibi duruyoruz yana yana.
"Geçecek" diyemiyorum ona, dilim varmıyor. Çünkü benim de özündeki güven, benim de inancım yerle bir oldu.
Amanda bir şey var:
Bu fırtına hemen dinmeyecek.
Bedenim krizlerle, gözyaşlarıyla bu zehri dışarı atmak istiyorsa atacak.
Ağlamam günlerce ağlayacağım, uyuyacağım belki o yıllar önceki gibi günlerce uyuyacağım.
Çünkü bu vicdan azabı benim değil; bundan utanılması gereken tabloyu bana yaşayanların.
Ben affetmem.
Şimdi bakum size:
Her şeyin sineye çekilmesi annelik midir,
Yoksa kendini yok saymak mı annelik,peki nedir annelik.
Ben artık ayrıcalıklı olmayacağım.
Bu acı içinde soğuyana, bu hazımsızlık bitene kadar susmayacağım.
Bir annenin etkilemediği zaman dünya durmaz belki ama, o annenin ahı o bölümlerinin sonu dek kapanır.
Bir annenin ahı da
Duası da tutar.
Yorumlar
Yorum Gönder