NE GARİPSİN DİMİ HAYAT

Bazen insanın canı öyle bir yerden yanar ki, nereye sığınacağını, derdini kime anlatacağını bilemez. 

İçimde öyle bir öfke, öyle bir kırgınlık var ki günlerdir ne uyku uyutuyor ne de nefes aldırıyor. 

Kendi kendime sorup duruyorum: "Ben nerede hata yaptım?"


Her şey bir çağrıyla başladı. 

Mesele evlat olunca, ailesinin ya da başkalarının ne dediğine bakmadan kalkıp gittim.

 "Yanlarında durmam gerek, ihtiyaçları var" dedim. 

Ama adımımı attığım an hissettim o soğukluğu. Beni sanki bu evin bir ferdi, bir misafiri değil de vebalı biriymişim gibi karşıladılar.

 Aynı odada bile oturmak istemediler, varlığımdan rahatsız oldular. Yine de "Sabır" dedim. 

"Gelinim hamile, bebekleri olacak, alttan alayım" dedim. 

Evin içinde arkalarında dolandım, bir şeye ihtiyaçları var mı diye çırpındım. 

Kendimden ödün verdim, ezildim, büzüldüm... Sırf huzursuzluk çıkmasın, sırf bir faydam dokunsun diye kendimi onların önünde adeta köle ettim.


Ama ne oldu biliyor musunuz? Ben saygı gösterdikçe, onlar beni daha da yok saydı.


Asıl kıyamet ise o gece koptu. 

Ufak bir hata yüzünden, öylesine doldurulmuş, öylesine düşman edilmiş bir gözle karşılaştım ki...

 Kendi doğurduğum evladım, gözü dönmüş bir halde, gözümün önünde küçük kardeşini saatlerce darp etti. 

O gözlerde ne bir evlat sevgisi vardı ne de bir insanlık kırıntısı. Bir an bile gözü hiçbir şeyi görmedi. Küçük oğlum zarar gördü, ben ruhumdan vuruldum. 

Sabaha kadar hastane koridorlarında 

"Ölmesin" diye dualar ederek bekledim. Bir ananın evladı için hastane kapısında ölecek mi diye beklemesinin acısını hangi kelime anlatabilir?


O gecenin sabahında ne oldu peki? Hiçbir şey olmamış gibi davrandılar. 

Yüzüme bakıp normal normal konuştular.

 Karşı tarafın ailesi kapılarını kapatıp odalarına çekildi; yediler, içtiler, kendi dünyalarına kapandılar. 

Bense o daracık holde, televizyonu bile olmayan bir kanepede tek başıma kalakaldım. Ne bir lokma yemek yiyebildim ne bir yudum su içebildim. 

O holde, bir sığıntı gibi, sahipsiz bir kadın olarak hayatımın en ağır eziyetini çektim.


Ben kinci biri değilim. 

Hayatım boyunca kimseye kötülük düşünmedim, kimsenin kötülüğünü istemedim. Ama bu yaşadıklarım bir kırgınlık değil, bir yok sayılma, bir canilikti. 

Ve katkıda bulunan kim varsa daha kötüsünü yaşasın isterim.

Beni en çok yakan şey ne biliyor musunuz? Eğer benim kendi oğlum bana adam gibi muamele etseydi, o evdeki yabancılar da bana saygı duymak zorunda kalırdı.

 Ama en başta kendi evladım beni çiğneyip geçince, onlar da bu hakkı kendilerinde buldu. Saygısızlığı kendilerine kaftan biçtiler. 

Aynı evin içinde yemek yediler ama ben o holde oturan beni çağırmadılar. Evden ayrildigim gün geçirmeye bile çıkmaya tenezzül etmediler.

Lânet olsun ki ben bu şekilde görgüsüz saygısız kişileri el üzerinde tuttum sevgi gösterdim.

Şimdi oturmuş o günleri düşünüyor,aradan üç gün geçmiş olmasına rağmen küçük oğlumun gözlerindeki o travmayı gördükçe kendime lanet ediyorum. "Yazıklar olsun" diyorum,

 "Ben böyle bir evlat mı yetiştirdim?" Onca emeğimin, onca analığımın karşılığı bu mu olacaktı? Hiç hak etmediğim tavırların ortasında rezil oldum. 

Yanlarında durayım derken, kendi gururumu ayaklar altına aldım.

Ama artık bitti.


İçimdeki öfke kolay kolay sönmeyecek, biliyorum.

 O sessiz holün, o soğuk kanepenin ve hastane koridorundaki o çaresizliğin hesabını zihnimde kapatamıyorum. 

Ve kapatmak da istemiyorum. 

Çünkü affetmek, yapılan bu vicdansızlığı meşrulaştırmak demektir. Bazen affetmemek de bir duruştur.


Bu saatten sonra ne kimsenin arkasında dolanırım ne de bir daha kendimi sığıntı konumuna düşürürüm. 

Kimsenin "ihtiyacı var" diye kendi canımı ve evladımı ateşe atmam.

 Bana değersizliği reva görenlere vereceğim tek bir cevap var artık: 

İletişimi, bağı ve köprüleri tamamen koparmak.


Kendi evimde, küçük oğlumla baş başa, başım dik yaşayacağım. 

Varsın onlar kendi vicdanlarıyla baş başa kalsınlar tabii eğer kaldıysa. 

Ben o holde sığıntı olarak kaldığım günleri unutmayacağım oğlumla gelinim beni öylece bırakıp gündüz  yada gece vakti yanımda oturmamak adına, sanki vebalıyım gibi odalarına çekilmelerini ve bunu sanki doğal bir şey miş gibi görmelerini unutmayacağım 

Ve bir daha asla kimsenin beni o hale getirmesine de izin vermeyeceğim.


O evden çıkıp kendi kapımdan içeri girdiğimde anladım: 

Bazen insan en büyük yabancılığı kendi canından görüyormuş. 

Günlerdir gözüme uyku girmiyor. 

Gözlerimi her kapattığımda o holün karanlığı, küçük oğlumun çığlıkları ve hastane koridorundaki o buz gibi hava gelip oturuyor göğsüme.

Beni en çok yakan şey, verdikleri zarardan çok, bunu bir hiçmiş gibi unutmaları. 

İnsan bir sokak hayvanına bile vururken eli titrer; ama kendi kardeşini, kendi anasının gözü önünde saatlerce darp eden bir evlat...

 Ve buna tek kelime etmeyen, kapılarını kapatıp içeride keyif çatan bir gelin ve ailesi. 

Onlar kendi odalarında rahatça yiyip içerken, ben o kanepede aç, susuz, ne zaman bir daha saldıracak korkusuyla sabahı bekledim. 

O an anladım ki bazı insanlar için iyilik, alçakgönüllülük sadece ezilecek bir zayıflıktır.

Ben sırf torunum doğacak diye, sırf yuvalarında bir pürüz olmasın diye ezildim, büzüldüm. "Büyüklük bende kalsın" dedikçe onlar beni daha da küçültmeye çalıştılar. 

Ağzımdan tek bir ağır söz çıkmadı orada. Sustum...

 Ama sanmasınlar ki sustuğum için anlamadım. Sustum, çünkü o seviyeye inmekten utandım. Sustum, çünkü küçük çocuğumu o cehennemden sağ salim çıkarabilmekti tek derdim.

Şimdi soruyorum kendime: 

Bir anne evladından vazgeçer mi? 

Vazgeçmez derlerdi.

 Ama canını, gururunu ve diğer evladının canını korumak zorundaysa, vazgeçer. Vazgeçmek zorundadır

İçimdeki yangın sönmüyor diyorum ya; sönmesin de zaten. 

O öfke beni kendime getiren tek şey. 

Çünkü o öfke olmasa ben yine iyi niyetimden, yine "evlattır" deyip aynı hataları yapmaya devam ederdim. 

O öfke benim zırhım artık.

Küçük oğlum bugün bile en ufak bir ses duyduğunda irkiliyor.

 Onların o evde bıraktığı travmayı sırtlanmak bana düştü. Şimdi her gün oğlumun sarılan yaralarını sarmakla, ona 

"Geçti annem, güvendeyiz" demekle geçiriyorum günlerimi. 

Bir anneye bu yaşatılır mı? 

Bir kardeş diğerine bunu reva görür mü?

Bundan sonra ne bir arama, ne bir soruşturma, ne de bir helalleşme... 

Hayatımın kalanını "belki bir gün anlarlar" umuduyla tüketmeyeceğim. 

Bir insan anne olduğunu, abilik yaptığını, en önemlisi insan olduğunu unutmuşsa, ona hiçbir şey öğretemezsiniz.

O gün beni o holde yalnız, sahipsiz, bir sığıntı gibi bırakanlar bilsin ki; ben sahipsiz değildim. Sadece onlara insanlık borcum vardı, onu ödedim ve çıktım.

Artık kapım da kalbim de o kapının arkasında yaşanan caniliğe göz yuman herkese kapalı. Ben küçük oğlumla kendime tertemiz, huzurlu bir dünya kuracağım. 

Ne onların eline muhtaç olacağım ne de bir daha onların olduğu yere gölgemi düşüreceğim. Benim hesabım insanlarla değil artık, benim hesabımı zaman ve vicdan soracak. Ama o gün geldiğinde, kapımda bulacakları tek şey aşılmaz bir duvar olacak.

Oysa ben oraya nasıl bir hevesle, nasıl bir coşkuyla gitmiştim... 

Hangi birini anlatayım? 

İçim içime sığmıyordu. 

Bir torunum doğacaktı, dile kolay!

 Evlat cansa, torun cananın canıydı.

 Aylarca heveslendim, gece yarısına kadar örgüler ördüm, gözüme kestirdiğim ne varsa aldım. Zıbınlar, yenidoğan takımları, tulumlar... Bir yaşına kadar giyeceği her şeyi, ama her şeyi tek tek seçtim. 

Her giysiden beşer, onar tane doldurdum. 

Çeşit çeşit oyuncaklar aldım, en pahalısından, en iyisinden olsun dedim. 

Bileğine takacagi isim yazılı Künyesini yaptırdım; geline ayrı, oğluma ayrı hediyeler, kıyafetler hazırladım.

Kocaman iki valizi sevgimle, duamla, hevesimle doldurup yola çıktım ben. 

Bir ana, bir babaanne başka nasıl gider torununun kapısına?

Peki ne gördüm orada? Karşı tarafın, yani kızın ailesinin bir tek çorabı bile torunlarına reva görmediğini... 

Bir çorap bile almamışlar! 

"Bizde öyle bir şey yok" deyip çekildiler kenara. İnsan torunu olacağını duyunca heveslenmez mi? 

Bir parça kıyafeti sevgisinden, coşkusundan katmaz mı? Yapmadılar. Tek bir igne bile koymadılar ortaya.

Ama ne acıdır ki; bir çorap bile almayanlar baş tacı oldu, iki valiz dolusu emeği, sevgiyi ve varlığını ortaya koyan ben ise o evde ezilen, hor görülen, değersizleştirilen oldum. 

En kıymetlileri yine onlar oldu, en sahipsizi ben...

Şimdi dönüp bakıyorum da kendime soruyorum: Değer miydi?

Hiç değmedi. 

Onca masrafa, onca hevese, o valizleri taşırken duyduğum heyecana hiç değmedi.

 Sırf onlar mutlu olsun, bir eksikleri kalmasın diye kendi bütçemden, kendi canımdan kısıp aldığım hiçbir şeyin kıymeti bilinmedi.

 Ben hediyelerimle, hürmetimle gittim; onlarsa beni kapı dışı eder gibi bir holde, bir kanepede bıraktılar.

Ama biliyor musunuz? Yine de pişman değilim o aldıklarımdan. 

Çünkü o iki valiz dolusu eşya benim ne kadar büyük bir kalple, ne kadar temiz bir hevesle oraya gittiğimin ispatıdır. 

Onların bir çorabı bile esirgemesi ise onların gönül fakirliğidir. 

Kimisi torununa dünyaları alır ama insanlık göremez; kimisi hiçbir şey yapmaz ama el üstünde tutulur. 

Bu dünyanın adaleti bazen böyle eğrilir işte.

Varsın onlar bir çorabı esirgeyip en kıymetli olsunlar. 

Ben torunuma karşı babaanneliğimi yaptım, analığımı yaptım, insanlığımı yaptım. 

Onlar ise misafirine, anasına ve doğacak bebeklerinin babaannesine canilik ve nankörlük yaptı.

Artık o valizler kapandı. 

Hevesim de, iyi niyetim de o evde kaldı. 

Değmedi ama en azından gördüm: 

Neyin ne olduğunu, kimin ne kadar değeri hak ettiğini çok acı bir tecrübeyle de olsa gördüm.

Bu saatten sonra kılım kıpırdamaz artık sadece kendimi kendi hayatımı ve diğer çocuklarım 

Artık evetler yok tabuları yıktım ben benlikten çıktım.

Kırgınım üzgünüm ve hala ağlıyorum 

Bu acımasızlığı kaldıramıyorum.

Gururumu ayaklar altına almayı hazmedemiyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Öyle işte

EVET BİZ ALAN TANIDIK

SİZ OLSANIZ NE YAPARDINIZ