BİR KAC FOTOĞRAF
Bugünlerde hepimizin bireysel hayatlarını izleyen birer seyirci gibiyiz.
Ekranlarda yüzülen renkli kareler, kusursuz görünen anlar, yaşamaya ait mutluluklar... Saatlerce bir camın arkasında ki fotoğraflara bakabiliyoruz.
Fakat bir an gelen ki, insan o yapay ışıklardan göz alıp kendi gerçekliğine dönmek istiyor.
İşte orada, vitrinin dışında kalan ama tam da kalbimizin ortasında duran bir şey var:
Kendi hayatımız.
Fotoğrafa sadece bakarsın; o soğuktur, mesafelidir, sana dokunmaz.
Ama senin olana sarılırsın.
Sıcaklığı avuçlarında bulunur, varlığıyla nefes alırsın.
Hayatı güzelleştiren, imrenerek izlediğimiz uzak hayaller değil, göğsümüze bastırıp "bu benim" diyebildiğimiz somut değerlerimizdir.
Bazen sahip olamadıklarımızın özlemi, onların sesini bastırır.
Oysa bir bütünüyle görmek onu kucaklamak arasında fark, hayal ile hakikat arasında fark vardır.
Başkasına ait olan bir güzelliğe ne kadar bakarsan bak, o güzelliğin seni ısıtmaz.
Oysa senin olan bir kedi, evindeki eski bir fincan, kapısını açan bir dost ya da kendi emeğiyle kurduğun küçük bir düzen...
Bunlar süslü birer fotoğraf karesi olmak zorunda değil.
Zaten mükemmel olmaları da gerekmez. Mühim olan, onların sarıldığında gücünün yettiğidir.
İnsan, uzaktaki manzaraları izlemeyi bırakıp kendi küçük alanlarını açarak gün özgürleşir.
Hayatı yaşamaktan tamamen izlemeyi paylaşmamızı bir çağdayız.
Her şeyi belgeliyor, her şeyi fotoğraflıyoruz ama kaç parçası kalbimizle kucaklıyoruz? Resimleri taramak zahmetsizdir;
Sorumluluktan uzak, riski taşımaz.
Ama insan gerçekten doyuran şey, emekle senin kılınmış olandır.
Seyirci koltuğundan tedavi aşamamıza adım atmamızda anlarımız:
Sarılmak, bir araya getirilerek en güçlü şekilde kabullenilir.
Kendi hayatına, sevdiklerine, hatta kendi hatalarına bile kucaklayabilmek...
Uzaktaki parlak nesnelere bakmayı bırakıp elimizin altında cevherin kıymetini biriktirirken, hayatın o kadar da karmaşık olmadığını görürüz.
Yorumlar
Yorum Gönder